Martılar bile çiftleşirken erkek martı dişi martının üzerine çıkıyor…

“Martılar bile çiftleşirken erkek martı dişi martının üzerine çıkıyor, bunu neden bu kadar yadırgıyorsun ki,” diye kızmıştı eski sevgilim. sevgilisiyle(yani benimle) sevişememekten şikayetçiydi. sevişme esnasında girilen pozisyonlar kadını aşağılar gibi geldiğinden sevişmenin mantığını kafama bir türlü oturtamıyor, sevişmede mantık aramayan sevgilimi bir iki yüzeysel sevişmeyle geçiştirip sevişmeden de sevgili olunabileceği konusunda ikna etmeye çalışıyordum. kabul etmiyordu tabi. en hayvansı güdüleriyle sevişmek istiyor, benden karşılık bulamayınca kuduruyor, kızıyor, dostluğuma ve kaliteme hayran olduğundan bırakıp gidemiyordu.

Ne olduysa o gece oldu. kendisine `johan huizinga`nın henüz okumuş olduğum kitabı `homo ludens`’i anlatırken bakışlarının değiştiğini fark ettim. ben ona insan türünün tıpkı diğer canlılar gibi oyun oynamayı ne derecede sevdiğinden, oyun kavramının savaşlardan tutun da çocuklar arası iletişime kadar bir çok alanda major rol oynadığından bahsederken o bana “yaa öyle mi” türünden cevaplar veriyordu. bakışları giderek derinleşiyor, homo sapiens sapiens kimliğinden sıyrılıp bir neandertal’e ya da nazenin bir geyiği gözüne kestirmiş bir aslana dönüşüyordu. canı, evet çok net hissediyordum, vahşi bir oyunu oynamak ve neticesinde kazanmak istiyordu. bilerek saldırmıyor, kaçmamı bekliyordu. öylece kucağına otursam bir değerim kalmayacak “aşkım çok uykum var,” diyerek yatağına yollanacaktı. fakat gelin görün ki benim de canım o oyunu bir geyik kıvraklığında oynamak istiyordu.

Ok gibi fırlayıp az ilerideki kanepenin arkasına geçtim. kalp atışlarım hızlanıyor, gözlerimde sivri dişli bir aslan tarafından yenme korkusu yaşayan herhangi bir canlının tedirginliği beliriyordu. yavaştı o. avını garantilemiş bir aslan olarak diliyle dişlerini biliyor, tebessüm ederek tıslıyordu. ilk ısırığını nereye saplayacaktı? kah kalçalarımı süzüyor kah göğüs çatalımın sarhoş edici derinliğine bakışlarını falçata gibi saplıyordu. yapma desem daha çok yapası gelecek bir kararlılıkla üzerime yürüdü. diğer kanepeye geçtim.

Koşmaya başladık odanın içinde. elime geçen herşeyi kafasına, orasına, burasına fırlatıyor, az sonra yakalanacağımı bile bile bir geyik gibi oradan oraya zıplıyordum. yakaladı en sonunda, yapıştı dudaklarıma. dilini boğazıma geçirip dudaklarımı emmeye başladı. vakumladı. vakumladı. yanaklarımı ve gerdanımı da boş geçmiyor, her yanıma ertesi gün belirecek morluklar kazıyordu. o kadar kuvvetliydi ki içine düşeceğim sandım. evet gerçekten de midesine düşeyazdım. atladım kucağına, bu defa ben de onun dudaklarını ve gerdanını vakumlaya başladım.

Elbiselerimi yırtıyor, tırtıklı dilini pürüzsüz vücudumda gezdiriyordu. öyle ki sıfır kilometre bir araba dil çizikleriyle maalesef ikinci ele dönüşüyordu. kasıklarımı da vakumladı, klitorisimi dilinin ucuyla pat pat döverek karnımda patlatacağı haz bombasının pimini çekti. o dakikadan sonrasını çok net hatırlamıyorum ama bedenimi vakumlayıp içine çekmeye çalışan sevgilimin içime düşüp kaybolduğunu biliyorum.

Kendimize geldiğimizde çıplak bedenimi çıplak bedeni üzerinde dinlendirirken gözlerine baktım, bakışlarındaki zafer duygusunun sebebi olmuş olmak bile beni tuhaf bir biçimde mutlu etti. beni bir av gibi görmüyordu artık, tanrıçasıymışım gibi okşuyordu. az önce beni öldürebilme ihtimalinden korktuğum o vahşi aslan sanki ölmek için küçük bir fısıltımı bekliyordu.

Sabah oldu. martı seslerine uyandık. karşı binanın çatısında çiftleşen martıları istemsizce seyretmeye başladık.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın