Eski Bir Tanıdıkla Karşılaştım

Geçenlerde İlkokul arkadaşım Davut’la avm’de karşılaştım, pek şaşırdım. O minyon tipli çocuk gitmiş yerine sakallı makallı değişik bir adam gelmişti. oturduk bir yerde uzun uzun konuştuk. Annesi vefat etmiş, ablası evlenmiş, babasıyla görüşmüyormuş, üniversiteyi henüz bitirebilmiş. bir siyasi partide bilmem ne işlerini yürüten bir idari yöneticiymiş. Memnundu halinden, milletvekili yapacaklar beni, dedi. Sende zaten bir temsiliyet kabiliyeti vardı, dedim. Böbürlendi.

Sohbet sonrası ayrılırız diye umarken, akşama yemeğe çıkmayı teklif etti, mırın kırın edince de özlemişim seninle konuşmayı, diye ısrar etti. İlkokul konuşmalarımızın nesini özledin ayol dedim. Beraber sayı sayarmışız, şarkı söylermişiz, oyun oynarmışız, onları özlemiş.

Oldukça lüks bir yere götürdü beni. Partiden baya kazanıyormuş. Bir kaç ünlü gördüm mekanda, takım elbiseli gıcır giyimli bir sürü adamlar gördüm. Adını aklımda tutamadığım bir yemek sipariş etti, yanına da çok kaliteli bir şarap. Artık şarabın içinde ne vardıysa bir çenesi açıldı, içtikçe bir konuştu bir anlattı ki susmak bilmedi. Bir cümlesinde kendini övmeyi unuttuysa öbür cümlesinde muhakkak telafi etti. Hitap yeteneği gelişsin diye evde kendi kendine konuşmalar yaparmış, bağlı olduğu parti birini bir yerlere yükseltirken hitabete çok dikkat edermiş. Öyle söyledi.

Yemeği bitirip ayrılacağız diye umarken, bu defa da evine kahve içmeye davet etti. Parti başkanları Afrika ziyaretinden paket paket kahveyle dönmüş, bütün parti üyelerine afrika kahvesi dağıtmış, çok güzelmiş, içirmeden bırakmazmış. İyi bari tadına bakayım şu kahvenin dedim ve o lüks daireye istemeye istemeye gittim.

O kadar lüks bir daireydi ki, ağzım açıkta kaldı gerçekten. Bir siyasi partinin dandik bir görevindeki dandik bir kişi böyle bir dairede yaşayabilecek kadar kazanıyordu demek.

Ahşap kaplama bir bardakta getirdi kahveyi, görüntüsü güzeldi, fena da kokmuyordu ama ağzıma almamla tükürmem bir oldu. Afrikalıların gücüne gitmesin, ben hayatımda bu kadar iğrenç bir şey içmedim. Ağzıma yoğun bir acılık yayıldı, kendimi çok kötü hissettim. Yanına likör koymuştu da şanstan, muzlu likörle ağzımın acısını dindirdim.

Hadi dedi birden yerinden zıpladı, eski günlerdeki gibi oyun oynayalım. Haydaaa, ne oyunu, manyak mısın ya diye itiraz ettiysem de diretti. Eski günlerde elim sende oynardık, hadi yine ondan oynayalım.

Şaka yapmıyorum ha, ileride milletvekili yapılması muhtemel bir adamla lüks bir dairede elim sende oynadık. Bir o vuruyordu bir ben. Bir o bir ben. Koşturuyorduk evin içinde. Koş koş koş … en sonunda nefes nefese yatağa uzandık. Oldukça ciddiydik, gülmüyorduk. Anlatılmaz bir delilik haliydi. Öylece kalakalmıştık. ikimizin de aklında aynı soru vardı: Acaba sevişecek miydik?

Klasik bir sevişme için atağa geçtim ama o dakikadan sonra yaşadığım pişmanlığı ömrüm boyu unutmam. Yani o tuhaf dokunuşların ve anlamsız dudak değdirmelerinin hiçbiri bir sevişme ritüeline ait olamazdı. Ne bir tahrik ne de ufak bir uyarılma. Siyasi parti topluluğuna konferans verir gibiydi. Olaya heyecan katmak için bağırdı falan. Vaatlerde bulundu. Elini havada kaldırıp eyy kadın, kadınlarımız diye hitap etti.

Baktım olmayacak mecburen kendime masaj yaptım. Azıcık ıslanıp kalın ama işbilmez penisini içime aldım. Ve mecburen üstte kalıp bu saçma sevişmeyi yalancı inlemelerle sonlandırdım.

Beğendin mi diye sordu bir de çıkarken. “bayıldım” dedim. Ve koşarak o lüks binadan uzaklaştım.

Bu da işte keşke yaşamasaydım dediğim gecelerden biri oldu.